cnnturk.jpg
haberturk.jpg
astsubaylar-yuruyor.jpg
videotalu.jpg

Kimler Sitede?

Bir Öyküm Var PDF Yazdır E-posta
Son Güncelleme ( Perşembe, 05 Ağustos 2010 )
 
Bir öyküm var…

Bundan sonra böyle…

Samimiyetle “mücadele” dedim, dernekten atıldım. Mahmut ERDEM’e, "Mahmut ERDEM" dedim, Sayın TEMAD Başkanı üstüne alındı, beni emrindeki disiplin kuruluna verip attırdı.

Birleşelim dedim, bölündük…!

Hadi bir şeyler yapalım çabasında oldukça, ağır bir atalet çöküyor topluma.

Şimdi de referandum geriyor bizi… Evet mi desek, hayır mı desek? Evet de bir hak, hayır da bir hak, HAYIRLISI olsun ne diyelim, kızmayalım birbirimize…

Bundan sonra böyle…

Sizlere çiçek-böcek yazacağım, askerlik anıları, yol hikayeleri falan. Su ve sabuna dokunmadan… Herkes halinden memnun göründüğüne göre Ersen GÜRPINAR Ağabey niye kendini paralıyor ki? Şakran’da otur denize karşı, akşam güneşinin tadını çıkar!

Neyse… İlk hikaye…haydi hayırlısı!
 

nine_torun.jpg Dursun Ali, 1959 Senesinin 3 Ağustos günü Suriye sınırında babasını katır mayın tarlasına sürükleyip, patlayan mayın ölümüne neden olunca, Kilis taraflarından bir köyden olan annesi, babaannesi ile birlikte köy yerinde verdikleri yaşam savaşına, bir de köy yerinde sahipsiz dul kadın olmanın zorluğu eklenip, yaşlısı genci rahatsız etmeye başlayınca, babasının ölümünden tam iki yıl sonra, babaannesi annesine, “bırak çocuğu kızım git ailenin yanına!” diyecek, kaynana gelin gözyaşları içinde ayrılacak, annesi de gidince Dursun Ali henüz dört yaşında, öksüz ve yetim kalacaktı.

Dursun Ali’yi Babaannesi büyüttü. Kısık gözleri bir çizgi gibi duran, güleç yüzlü, insancıl Şeker Nine torunu ile birlikte 3 dönüm bahçenin içinde üç beş kök portakal, beş altı kök limon ağacı, bahçenin bir köşesine ektikleri sebze, biraz da asla laf etmediği ve kimseye laf ettirmediği uzaklarda, İzmir’de yaşayan hayırsız oğlunun aklına estikçe gönderdiği üç beş kuruşla, Dursun Ali’yi önlüksüz, ayakkabısız aç-açık bırakmamıştı.

Dursun Ali de büyüdükçe Şeker Nine’ye benziyor, onun gibi insancıl, onun gibi çalışkan bir delikanlı oluyordu. Ortaokulu bitirmiş, hem Şeker Ninesini bırakamamış, hem de okumayı çok fazla istememişti. Her işe koşuyor, yorgunum demiyor, her işi yapıyordu. Tek derdi, hem anası hem babası olan Şeker Ninesini rahat ettirmekti. Aralarında çok özel bir bağ oluşmuştu. Eli ekmek tutalı, hem bahçenin şekli değişmiş, hem de eve birazcık bolluk gelmişti.

Köylüler Şeker Nine’ye şaka yaparlardı. “Nuh’un gemisinden karaya ilk ayak basan Şeker Nineymiş” derlerdi. Köyün en yaşlısıydı, kaç yaşındaydı, kaç yılında doğmuştu, bilen kimse yoktu. O köyde doğan herkes, Şeker Nine’yi hazır bulmuştu.

Askerlik gelip çatıyordu. İlk yoklamayı yaptırmıştı, ama Şeker Nine’yi ne yapacaktı askere gidince? Düşündükçe göğsüne bir ağırlık çöküyordu.

Şeker Ninesi üzmedi onu, askerliğine beş ay kala bir sabah Şeker Nine uyanmadı. Her  sabah horozlar öterken kalkıp, namazını kılan, sonra mevsim kışsa yorganı omuzlarına çekip, karanlıkta gün ağarasıya dua okuyan Şeker Nine bu gün kalkmamıştı!

Şeker Nine’nin cenazesi çok kalabalık oldu. Uzak köylerden bile duyanlar geldi. Serin bir mart sabahı, kendi eliyle mezarlığa “benim yerim” diye diktiği Har (Defne) ağacının altına bırakıp köye döndüler. Dursun Ali çok ağladı. Koca dünyada kimsesi kalmamıştı.

Şeker Nine’nin cebinden şekerleme çıktı bir avuç. Her gördüğü çocuğa şeker verirdi. O yüzden adı Şeker Nine’ydi. Adını kimse bilmezdi.

Temmuz celbinde askere gitti Dursun Ali. Konu komşu yolcu ettiler, kimi cebine üç beş kuruş para sıkıştırdı. Kimi “askerde ihtiyacın olursa haber ver” dedi. Bahçeye de komşusu bakacaktı Allah için. Gözü arkasında kalmasındı.

Acemilik dönemini Manisa Doğu Kışla’da geçirmiş, daha sonra Gaziemir Ulaştırma Okulunda şoför eğitimi almış, usta askerlik dönemi Edirne-Kırkağaç’ta geçmişti. Çavuş oldu. Kapı gibi ehliyetini cebine koymuş, kısa sürede ufak tefek tamir işlerinden anlar olmuştu. Kimseden para pul istemedi. İzine gitmedi. Gidecek kimsesi yoktu. Çavuş maaşı ile yetindi. Tek mektup gönderdi, bir de fotoğraf, kendisinden birkaç yaş büyük Ali KILIÇ’a gönderdiği mektupta “bu resmi Şeker Ninemin mezarına götür, ona göster, o beni görür, sevinir” demişti.

Bölük Başçavuşu Mehmet Ali Başçavuş, baba adam, delikanlı adam, yiğit adamdı. Doğru sözlüydü. Bir kere bile bağırıp çağırmamıştı. Gerçi bağırıp çağırması gerekmezdi, dağ gibi bir adamdı, bir bakması yeterdi askere. Aralarında ilginç bir yakınlık doğmuştu, Mehmet Ali Başçavuşun bir tek kızı vardı, oğlu yoktu, Dursun Ali de babasını hiç tanımamıştı. Mehmet Ali Başçavuş Dursun Ali’nin hiç mektubu gelmediğini görünce biraz  zorlamış, bölük pörçük hikayesini öğrenmiş, daha sonra da kaşlarını çatarak sert bir ifadeyle “kerpetenle mi laf alacağız” diye gürlemiş, Dursun Ali de gözleri dolarak konuşmuş, anlatmış, en çok ta Şeker Ninesinden bahsetmişti.

Mehmet Ali Başçavuş, “Emekli olacağım Dursun Ali, bir tamirhane açacağım, senin de kimin kimsen yokmuş, 6 yaşında bir kızım var, bir de oğlum olmuş olur, kal burada, birlikte çalışırız, dürüst, çalışkan bir insansın” demişti. Dursun Ali çok mutlu olmuş, ama sanki Şeker Nine nizamiyeden çıkarken, çizgi gibi duran gözleri ile yakasına yapışacak, “Ekmeğini yediğin bahçeyi nettin Dursun Ali? Beni bir başıma mı koydun oralarda?” diyecek gibi geldi. Mehmet Ali Başçavuşu “baba” gibi sevip saymıştı ama memleket ağır basıyordu.

Mehmet Ali Başçavuş evden, artık kendi üzerine olmayan güzel bir takım elbise, içine beyaz yeni bir gömlek getirmiş, bölük terzisine “Dursun Ali’ye göre düzelt” demiş, tadilat parasını cebinden vermişti.

Dursun Ali, mesai bitiminde cebinde teskeresi takım elbisesi ile nizamiyeden çıkarken, Mehmet Ali Başçavuş nizamiyede onu bekliyordu. Minibüse birlikte bindiler. Edirne otogarında indiler, Mehmet Ali Başçavuş HAS Turizm bürosuna yürüdü. Önceden ayırttığı, saat 18:30,  3 numara yazan İskenderun biletini aldı, parasını ödedi, Dursun Ali bir şey diyecek oldu, öyle bir baktı ki Mehmet Ali Başçavuş, kelimeleri yuttu.

Bak Dursun Ali” dedi. “Ola ki oralarda işsiz kalırsan, sıkıntın olursa, çık gel, sana her zaman kapım açık, sana iş var

Elini öptü, o da alnından.. Gömleğinin cebine, birazcık para koydu Mehmet Ali Başçavuş. Döndü arkasını uzaklaştı, “Olsa da biraz fazla verebilseydim şu çocuğa,  maaş zaten yetmiyor, neredeyse kiraya gidiyor, hanımın maaşı olmasa zaten açız, Dursun Ali’ler de o kadar çok ki birader” diye düşündü.

Dursun Ali yanan gözlerini sildi eliyle. Beklide hayatında ilk kez,  baba özlemini bu kadar derinden duyuyordu.

Edirne’den HATAY’ın Alıçlık Köyü uzun bir yoldu, dünyanın öbür ucuydu, ama dünyanın öbür ucunda Şeker Nine’nin mezarı, anıları, evi, bahçesi vardı. Bir de, kara gözlü bir kız. Eğer hala duruyorsa, gelin olmamışsa.. İçini hoş bir duygu kapladı. Koltuğa yaslanıp, gözlerini kapadı.

Yol uzundu, çok uzundu.
  

*****
İstanbul’daydı.
 
Otobüs arabalı vapur sırasına girmişti, arabalı vapurla Anadolu Yakasına geçecek, Harem’den yolcu alacak, sonra HATAY’a devam edecekti. Arabalı vapurda otobüsten indi, üst kata çıktı, içerisi gürültülü ve sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Otobüste de içiyorlardı. Geri döndü, kenarda İstanbul’u seyretmeye başladı.

Ne çok ışık vardı burada. Yollar, evler, yamaçlar, tepeler gözün görebildiği her yer ışık seliydi. Ters istikamette, ışıklar içinde bir yolcu gemisi yanlarından geçti, insan–araba doluydu o da.

Üşüdü, aşağı inip otobüsteki yerine oturdu.
 
******

Uyuya uyana, şaşıra sevine yolculuk devam ediyordu. Bolu Dağlarından geçerken bembeyaz kar altındaydı her taraf, şaşırdı. Pozantı’da Kara Şalvarlı insanları görünce sevindi, memlekete gelmişti.

İskenderun’a öğle üzeri indi. Hava oldukça güzeldi. Bahar her tarafta hissediliyordu. Hassa tarafına giden bir minibüse bindi. Şoför takım elbiseli boylu poslu görünce onu şoför mahalline davet etmişti. Kendisinden oldukça büyük görünmesine rağmen “abi” diyordu. Köye ikindi üzeri vardı. İlk önce mezarlığa uğrayıp Şeker Nine’ye fatiha okudu. Uzun uzun anlattı, askerlikten, Mehmet Ali Başçavuş’tan bahsetti. Şimdi sağ olsa, durur durur “hele şunu bir daha anlat, aklım ermedi” derdi. Sanki Şeker Nine yine soruyormuş gibi anlatıyordu.

Evine vardı, kapalı kapıya baktı uzun uzun. Şeker Nine kapıyı açmayacaktı artık. Komşusuna yöneldi. Kundakçı Mehmet geç vakitte ikindi namazı kılıyordu. Bekledi. Kundakçı Mehmet namazı çabucak kıldı, içten bir gülümseme ile “Hoş geldin Dursun Ali, hoş geldin” dedi. Dursun Ali elini öptü, sarıldılar.

Otur hele” dedi “şimdi gelir hanım, inek sağıyor

Bu arada Fadik Teyze elinde süt bakracı ahırdan çıktı, durdu, baktı, elini gözüne siper edip bir daha baktı. “Oğlum Dursun Ali, Şeker Nine’nin yadigârı, sen misin?

Fadik Teyze’nin elini öptü, “sen iyice büyümüşsün” deyince Fadik Teyze, güldüler.

Ben eve gideyim” dedi Dursun Ali, bırakmadılar, “Gidersin, hele otur, akşamın bu saatinde düşman evinden gidilir” dediler.

Yemekler yendi, çaylar içildi, köyde olan bitenden bahsedildi. Geldiğini duyan yakın birkaç komşu da gelmişti. Fadik Teyze, belki de bilerek yarasına tuz bastı, Gürcü Mustafa da kızını vermişti. Kolları bilezik doluydu, kıza da yakışmıştı, damat da iyi birine benziyordu. Dursun Ali’nin içi cız etti, demek evlenmişti.

Evin biraz tombulca, yüzü ak-pak kızı, sessizce misafirlere hizmet ediyor, boşalan çayları tazeliyor, lafa söze karışmadan herkese yetişmeye çalışıyordu. Çay verirken birkaç kere göz göze geldiler. Her seferinde Dursun Ali başını öne eğdi. Gözlerini kaçırdı.

Evine gitmek istedi, bırakmadılar, yer yatağında, sakız gibi beyaz kanaviçe işlemeli yastıkta, hemen uykuya daldı. Bütün gece karmakarışık rüyalar gördü, sabah köyde hayat çok erken başlardı. Kaldığı odadan çıkıp çıkmamakta kararsız kaldı, güneş oda penceresinden içeri vurunca kalkıp giyindi. Dışarı çıktı, asmanın altındaki çeşmede yüzünü yıkadı, başını kaldırdığında Fadik Teyze’nin kızı Meryem elinde havlu bekliyordu. Kısa bir şaşkınlık anından sonra “Sağol Meryem” dedi.  “Zahmet oldu

Kundakçı Mehmet işe erken gitmişti. Fadik Teyze, Meryem ve Dursun Ali birlikte kahvaltı ettiler, Fadik Teyze “haydi senin evi açalım” dedi.  Birlikte gidip kapıyı açtılar. Her şey olduğu gibi duruyordu. Biraz tozlu ve havada asılı kalmış bir hüzün vardı, Fadik Teyze gözlerinde biriken yaşları başörtüsünün ucu ile siliyordu. Dursun Ali, içinden kopup gelen, gözlerinde ateş olup, yüreğini yakan duyguları bastırmaya çalışıyor, konuşsa artık gözyaşlarına engel olamayacağını biliyordu. Fadik Teyze, “sen biraz bahçeye çık, köy kahvesine git, öğleye kadar oyalan, biz Meryem’le burayı bir temizleyelim” dedi. İtirazsız çıkıp gitti.
 
*******
Zaman çabuk geçiyordu, geleli altı ay olmuş, iş bulduğunda işe gitmiş, iş bulamadığında kendi bahçesinde çalışmış, iki şeyi ise hiç ihmal etmemişti; Şeker Nine’nin mezarını ziyaret etmeyi ve Mehmet Ali Başçavuş’a mektup yazmayı.

Oğlu olursa adını Mehmet Ali koyacaktı.
 





LUTFEN PAYLASIN
Digg!Google!Facebook!Del.icio.us!Live!Technorati!Yahoo!

05-08-2010 17:04 Hüseyin SAVCI
05-08-2010 17:04. ..
Okunma Sayısı 745    
Okuyucu yorumları (8)
Ortalama Üye Değerlendirmesi
   (1 Oylama)

Yazan muslu
10-08-2010 19:42,
 
...
Eline yüreğine sağlık.
 
 

Yazan tedbir33
10-08-2010 18:46,
 
BEN HEP AĞLARIM...
Sevgili Hemşerim, Değerli Meslektaşım, Sayın Savcı.. 
Yıllar önce televizyonda, ırkçı hainler tarafından katledilen şehit Astsubayın dolabındaki iki takım elbisesinden birini teskereye göndermek için teskereci muhtaç ere verdiğini ırkçıların katlettiği meslektaşımız şehit Astsubayın eşi Yıldız Namdar'dan dinlemiştim de televizyon başında, çor çocuk görüyor mu diye sağıma soluma bakıp kimseye göstermemeye çalışarak ağlamıştım. Birkaç hafta önce olayın benzerini, görevdeyken Fikret Astsubayım da yaşadığını anlatmıştı da, yine gözlerim dolup boğazıma bir şeyler düğümlenmişti. Siz, öksüz kimi kimsesi olmayan Kilis'li garip er Dursun Ali'ye iki takım elbisesinden birini verip teskereye gönderen Mehmet Ali Başçavuş'u anlatınca yine ağladım.. 
Siz bana bakmayın, ben hep böyle kolay ağlarım. Mahalle arasında yürürken bir çalı dibinde eşinip solucan arayan bir kara tavuk kuşu görsem, balkonumuzun önündeki ağacın tepesine konmuş hep eşiyle birlikte cıvıldaşan siyah başlı bir çift Arap bülbülünün sesini duysam, mevsimin güze döndüğü günlerde tozlu bir yola konmuş kafasının tüyleri dikilmiş eşinen bir çift yiribik (ibibik) görsem, kırk yıldır görmediğim çocukluk arkadaşımı görmüş gibi olurum, dünyada hala hayat var diye umuda boğulurum, sevinçten boğazıma bir şeyler düğümlenir, yine ağlarım. 
Bir yaz sonu döneminde, ormanlık bir bölgede ağaçlar arasında, kıvrıla kıvrıla uzanan bir dere kıyısı köy yolunda, gölgelerin uzamaya başladığı akşam üstü serinliğinde, arkası pulluklu, kocaman tekerlekli bir traktörün üzerinde, yanında traktörün çamurluğuna sığışmış kınalı saçları boncuk oyalı ak çemberinden dışarı taşmış çatlak dudaklı teyze, çok köşeli kasketini arkaya doğru yatırmış ak saçlı bir köylü amca önümden gelse, bak amca üretmekten, tarlaya tohum atmaktan geliyor, bu ülke bizim, biz aç kalmayız diye gururlanır, gururdan ağlarım. 
Siz bana bakmayın ben hep böyleyimdir. Bir sinema salonunda komedi filmi seyrederken, herkes katıla katıla gülerken, kimsenin kimseyi görmediği karanlıkta ne yapar eder, ben ağlayacak bir şey bulur, yine ağlarım. Örnek mi dediniz? Ege kıyılarının küçük turistik kasabasında kaybettiği motorlu dondurma tezgahını bulmak için oradan oraya koşturan bir Muğlalı'yı anlatan "Dondurmam Kaymak" adlı, baştan aşağı gülünesi sahnelerle dolu komedi filmini sanırım seyretmişsinizdir. Sinemada, herkes bu filmi baştan sona kahkahalarla izlerken, ben yine ağlayacak bir şeyler buldum. Niye mi? Bütün aramalarına rağmen dondurma arabasını bulamayan filmin kahramanı, evde karısı çocukları da dırdır edip  
üzerine gelince, bunalıma girer tarım ilacı içerek hayatına son vermeye niyetlenir. Ancak şafak vaktinden önce, ak sakallı, görmüş geçirmiş kapı komşusu amca, çaresizlik içindeki adamın koluna girerek, beraber saatlerce mahallede dolaşırlar. Ak sakallı ihtiyar komşusunun bin bir nasihatinden sonra çaresiz adam ikna olur ve intihardan vazgeçer, hayata tekrar tutunmaya karar verir.  
Ömürleri boyunca ülkelerine hizmet için oradan oraya savrulan, ama yine de ön yargıyla bakılmaktan kendilerini kurtaramayan, ben, sen, o, tüm Assubayların bir çıkmaza girdiklerinde, hiçbir zaman kendilerine nasihat verebilecek görmüş geçirmiş, komşu da olsa, ak sakallı bir amca bile edinme fırsatları olmadığı için, ona ağladım&  
Siz benim kusuruma bakmayın, ben hep böyleyimdir, ağlarım&
 
 

Yazan bergamalı
08-08-2010 12:56,
 
...
Sayın Savcı, 
Böyle güzel bir öykü,ancak güzel bir yürekten çıkar,yüreğinize sağlık. Saygılarımla.
 
 

Yazan Tayyar
06-08-2010 18:14,
 
Van'lı Mehmetçik Lerzan....
Anadolu'nun her köşesinden kutsal vatani görevini yapmak için gelen, belki anasız babasız, belki evsiz bucaksız, belki analı babalı ama beş parasız, belki evli 2 çocuklu, belki bekar, belki nişanlı, belki sözlü belki kara sevdalı, belki sevadsını içine akıtan, umutlu, umutsuz, binlerce, onbinlerce Mehmet, Ahmet, Şehmuz, Veysel, Bektaş, Hasan, Hüseyin... Adı ne olursa olsun Mehmetçik, Mehmetçikler.... Henüz gurbete çıkmamış, askerlikle birlikte; doğup büyüdüğü topraklardan ayrı kalmış yiğitler... Evet, kutsal görevlerini bitirinceye kadar onlarla birebir ilginenen, oların; anası, babası, abisi, amcası, dayısı velhasıl herşeyi olan assubaylar... Parasız kaldığında parasını temin eden, terhis olurken valizini, gömleğini, pantolonunu, çorabına varıncaya kadar giyeceğini temin eden, temin edilmesine fiilen yardımcı olan assubaylar... Siz her türlü iyiliğe layıksınız. Elbette sizleri maaş sözkonusu olduğunda genel müdürlerle, mühendislerle, doktorlarla emniyet müdürleriyle kıyaslayanlar, sizleri yanlış tanıyorlar. Sizler muhanete muhtaç olmadan geçimlerini sağlayan, kısıtlı maaşlarıyla Türkiye'nin eğitim ordusuna da katkı yapmaya çalışan gönüllü neferlersiniz. Mutlaka bu durum yetkililer tarafından da görülecek ve layık olduğumuz şekilde yaşama imkanı bizlere de sunulacaktır 
 
Sayın Savcı hikayenizden etkilenmemek mümkün değil. Gerçeklerden etkilenmeyen gerçekleri bilmeyenlerdir. Geçenlerde adresime bir paket geldi. Üzerinde "Lerzan ......." diye yazılı olan ve Van'ın Erciş İlçesine bağlı bir köyden gelen paketi açtığımda el emeği göz nuru ile örülmüş, Van'lı "Şeker Nine"nin elinden çıktığı açıkça belli olan bir çift yün çorap çıktı içinden. Görev yaptığım birlikte 5 assubay aramızda üç beş kuruş toplayıp terhis olurken tepeden tırnağa giydirdiğimiz Van'lı bir Mehmetçikti Lerzan. Öğrendim ki aynı çoraptan onlara da göndermiş... 
 
İşte böyle.....
 
 

Yazan Ersen Gürpınar
06-08-2010 13:19,
 
Mesleğin onur abideleri
Benim yürekli duygulu kardeşim, Eline yüreğine sağlık; Öykünde bile meslekdaşlarını yaşatman hertürlü takdirin üzerindedir;  
İstisna da olsa küçük kişisel menfaatleri uğruna bu toplumun değer yargılarına negatif etki eden meslekdaşlarımızın yanı sıra mesleğin onur abideleri böyle M.Ali başçavuşlar'da var, onların yüzü suyu hürmetine toplumda başımız dik onurla yürüyebiliyoruz.  
Herşey gönlünce olsun yeni öykülerinde buluşmak üzere hoşçakal
 
 

Yazan Adilhan
06-08-2010 10:39,
 
...
Sayın SAVCI;Öykünüz önünde yazdıklarınızı okuyunca "Acaba dedim sayın Savcı bu uzun,sarp,dikenli,puslu,pusulu ,zahmetli yola çıkarken nelerle karşılaşacağını bilmiyor muydu?"Kuşkusuz biliyordu.Ancak bizim sınıfımız ne yapıyor ediyor kendi "Değerli çocuklarını"yemeye devam ediyor.Samsun'dan ziyaretime(Aynı zamanda tatile) gelen devre arkadaşım "Bırak bu işleride kendini kurtar"diyebiliyor.Ongün sonra dönerken kendisini TEMAD'a üye olmaya bile ikna edemedim.İzmir Karşıyaka'da iki ev almış,Çandarlı'da yazlığını yapmış bir başka devrem(Üçyıl Brüksel'de kaldı.)Telefonda "Yazdıklarını okuyorum.Ama neden Assb.lığa takıldın kaldın anlamıyorum"diyor.Başbakanlığa göndereceğimiz dilekçeyi götürdüğüm bir arkadaş işyerinde dilekçeyi masasının öteki köşesine fırlatıp "Bir inceleyeyim.Sonra gelir alırsın"dedi.Örnekleri çoğaltmak mümkün.Ancak bütün bu sıkıntılar olacak Sayın Savcı.Lütfen "Bana akıl mı veriyorsun?"diye kızmayınız.TEMAD'ın sizi dernekten çıkarması aynı zamanda sizin gerçek değerinizide ortaya koymuyor mu?Bu sınıfın birkaç teorisyeninden birisiniz.Çok sıkıldığımız zamanlarda halk tipi öykülerinizi de zevkle okuyalım.Ama sizin "Asli göreviniz uhdenizde kalmak üzere"öykü yazma şansınız olabilir.Size yapılanları da lütfen "HER DEVRİM ÖNCE KENDİ ÇOCUKLARINI YER"Tarihi tespiti olarak değerlendirin lütfen.Saygılarımla.Saygılarım la Adilhan Şanlı-Anamur 
------------------------------ ------------------------------ --------------------- 
Sn.Adilhan Sn.Savcı bu mesleğe ve onur mücadelesine kendini adamış bir meslekdaşımızdır, Öykülerinde bile bunu yaşatması hertürlü takdirin üzerindedir. 
 
Bizler ne yazıkki umutsuzluk ve boşvermişlik gömleğini üzerimizden çıkaramadık, 
İstisna da olsa ben assubay olduğumu unuttum diyenler hala assubay maaşı aldıklarını da unutmuş olacaklar;  
Bu bir onur mücadelesidir kimi önemsemez, kimi mücaadeleyi kişisel ikbali için sıçrama tahtası olarak görür, kimi de kendine saygısı gereği mücadelenin içinde olur. Onur mücadelesini araç değil amaç olarak görenlere selamlar,saygılar
 
 

Yazan Abdullah ÇUBUK
06-08-2010 10:00,
 
Kaleminize sağlık
Değerli meslektaşım ve değerli abim 
Yazınızı inan neredeyse nefes almadan okudum. inşallah devamı vardır. Öyle güzel yazmışsınız ki insan sonunu merak ediyor. Elinize, Kaleminize sağlık.
 
 

Yazan hikmet
06-08-2010 09:46,
 
...
Komutanım, yazını okudum çok güzel ve etkileciydi, devamında haberim olsun seve seve okurum, komutanım merak ettiğim için soruyorum hikayede şeker teyze gerçekten nuhun gemisine ilk inen insanmıymış merak ettiğim için soruyorum okurken tüylerim diken gibi oldu selamlar.
 
 
Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın.
< Önceki   Sonraki >